Info

burada aklımı çelen şeyler var; eğitim, bilim, DGS ve mimarlık.

Kaygı veya endişe yaşamın bir parçası ve türümüzün devamı için de elzem fakat modern yaşamın getirdiği stres kaygılı beyin sayısını arttırıyor ve bir çoğumuz için önemsiz olan tehlikeler bazı kişilerin hayatlarını altüst edebiliyor. Bu nedenle kaygı ve beyin arasındaki bilimsel çalışmalar ve yetişme tarzımızın kaygı bozukluğundaki rolünü bilmek önem kazandı. Zira modern toplumlarda her beş kişiden birinde kaygı bozukluğu veya anksiyete bozukluğu, hastalığı olduğu düşünülmekte ve konunun ne kadar vahim olduğu görülmektedir. Bu yazıda endişe veya kaygının ve panik atağın nöroanatomisinden bilimsel araştırmalar ışığında bahsettim. O halde hadi kaygılı beyine başlayalım:

İşten çıkmasına daha kırk dakika vardı ve fena halde yorulmuştu. Her gün ama her gün aynı iş yerine aynı saatte aynı asansör ile çıkmaktan çok bunalmıştı. Paydos için kalan zamanını, her zaman yaptığı gibi sosyal medyada geçirecekti; onun için ve belki de herkes için ofisin son ve ilk saatleri günün en zor anlarıydı.

Sosyal medyadaki tüm arkadaşları ya siyaset ya ekonomi ya da felaket haberleri paylaşmıştı. Başlıklar farklı kelimelerle aynı duyguları anlatıyordu: “Kediyi kurtarmaya Çalışırken Az Daha Canından Oluyordu”, “Ünlü Ekonomistten Dolar Yorumu: Tüm yatırımcılar Türkiye’den kaçıyor. Doların yükselişi durdurulamaz ve yeni yılda alım gücü %50 daha azalacak.”, “Az Kalsın Facia Yaşanıyordu: Hız limitini aşan sürücü anaokulun duvarına çarptı. Çocukların derste olması facianın önüne geçti”, “IŞID’in Yeni İnfaz Görüntüleri”, “İşsizlikte Rekor!”

Son haberi okurken “ya başıma gelirse” diye iç geçirdi, diğer bir ses “aman Allah korusun” diyerek Onu yatıştırdı. O an saatini kontrol etti. Paydos saatiydi. Çay makinasını kapattı ve yıkadı. Pencereleri kontrol etti ve bilgisayarını kapatıp, “İzninizle ben çıkıyorum Aynur Hanım” dedi ve çıktı. Durağa ilerlerken aklına saçlarının uzadığı geldi ve berberini arayıp müsait olup olmadığını sordu. Müsaitti.

Selam vererek içeri girdi, içeride kendisi hariç üç kişi vardı sıra bekleyen, tam müsait değilseniz ben gideyim diyecekti ki berberi “arkadaşın tıraşı bitsin seni alacağım. Çay var yeni demledim iç istersen” dedi. Kibar adamdı, hatta bazen fazla kibardı ve bundan şikayetçiydi. Mesela demin, telefon açmıştı sıra almıştı ama yine de “müsiit dııilsınız gıdıyım bın” diyecekti. Olacak iş değildi. Kısa bir bekleyişten sonra sıra ona gelmişti. Berbere “her zamanki gibi” dedi.

Kaygılı Beyin

Kaygılı Beyin

Saç tıraşı bitmişti ve berber son düzeltmeleri yapıyordu ama o an bir şeyler oldu. Berber gırtlağının hemen üstündeki uzayan sakalları kesecekti. Her zaman yaptığı gibi boynundan bir deri parçasını tutup kendine doğru asılmış, sakalları usturasıyla kesiyordu ki o an karnında bir burkulma hissetti ve birdenbire terlemişti. Kalbi, deli gibi atmaya başladı. Başından aşağı titremeyle birlikte sıcak su dökülüyor gibiydi. Ayna sanki buharlı gibi herkesi bulanık gösteriyordu. İçerdeki adamlar sohbet ederken gülüyorlardı ancak hepsinin sesi boğuktu ve derinden geliyordu, hiçbir şey anlaşılmıyordu. Nefes alırken zorlanıyor beraberinde bir hırıltı çıkarıyordu. Berberi o an bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı ki doğrulup, Onu omuzundan sallamaya başladı. Bi’ arkadaşı vardı ismi Faruk, ne zaman bir konu anlatacak olsa kolundan tutup sallar, “ya o değil de bak ne diyeceğim” diye konuya girerdi ya da fıkra anlatmaya başlardı üstelik o an konuşulan şeyden tamamen farklı bir konu olurdu. Tıpkı o manyak gibi sallıyordu omuzundan ama şu an hiç de öyle tespit yapıp gülecek bir durumda değildi. Donup kalmıştı. Hareket edemiyordu ve sağ göz kapağında bir titreme olmuştu. Elleri ve ayakları deli gibi titriyor ama O, kontrol edemiyordu. Kontrolü kaybettiğini hissettikçe daha da korkmaya başladı hemen sonrasında sırtından başlayıp göğüs kafesini zorlayan bir sancı başlamıştı, sanki bıçak saplanıyor gibiydi. Ortada hiçbir sorun yokken ne olmuştu? Yoksa kalp krizi miydi? Hayır.
Mehmet, o an panik atak geçiriyordu.

Korku ve Kaygı

Çoğumuzun en çok karıştırdığı iki duygu durumundan biri korku ve kaygı arasındaki farktır. Korku belirli bir nedene karşı verilen tepki iken endişe ya da kaygı nedensiz bir şekilde oluşabilir. Örneğin, akşam eve doğru giderken ara sokaktan çıkan bir köpek af edersin ama nice koç yiğitleri meletir yani aniden korkutur, altına sıçtırır ve birkaç saniye belki de donup kalmasına ya da garip bi’ şekilde bağırmasına neden olur. O an yiğidimizin kalbi hızla çarpmaya başlar ve genellikle düşünmeden tepki verir. Bu durum beynimizin korku karşısında verdiği reaksiyondur. Ancak başka bir akşam aynı sokaktan geçerken sevgilisi ile geçerken “hasss acaba yine köpek çıkar mı lan” diye yan gözle sokağı kesen abimizin yaşadığı o duygu, ve incelen sesinin nedeni endişedir. Kaygı ve korku üzerine birçok araştırma yapmış olan New York Üniversitesi nöroloji ve psikoloji profesörü Joseph E. LeDoux, gerçek ya da muhtemel bir tehlikenin neden olduğu duyguyu korku, gerçek ya da hatırlanan veya başka tecrübelere dayalı tehlike beklentisine karşı yaşanılan duyguyu kaygı, olarak tanımlıyor ve ekliyor “Endişe duymak son derece normal ve bizi tehlikelere karşı çözüm bulmaya iten bir güçtür.”

Evet, her insan bazı zamanlarda kaygılanır çünkü stres yumağı olan günümüz şartları adeta kaygı fabrikasıdır. Ya kazanamazsam, ya başına bir şey geldiyse, ya sapık çıkarsa, ya saldırırsa, ya çalınırsa, ya iş bulamazsam… Bu “ya olursacılık” o kadar güçlü bir duygudur ki bunun farkına varan ve kullanmak isteyen ajanslar kaygı yaratacak başlıklar atar. İnanmıyorsan şimdi iki dakika okumayı durdurup bi’ bak haber başlıklarına ve içeriklerine. Çoğu başlık sansasyonel şekilde atılmışken, içerik basit bir olaydan ibarettir. Çünkü bu şekilde atılan başlıklar daha çok dikkat çeker ve insanı endişelendirir. Bunu bilen ajanslar başlıklar ile dikkat çeker çünkü insan, tehlikenin ne olduğunu yaşamadan tecrübe etmeyi seven bir yaratıktır ve haberi okur, izler. Sadece bu olayın bile üzerimizde enteresan yan etkileri var. Bazı çalışmalara göre insanların, 1950’lerde çok daha az endişe yaşandığı kanıtlanmışken, 1980’lerde ise rakam giderek artmış ve hatta yapılan bazı çalışmalara göre ise çocukların yetişkinlerden daha fazla kaygı yaşadığını bulunmuş. Şimdilerde çocukların başarıya zorlanması ve sınavlar ile daha erken tanışması yetmiyormuş gibi gelişen teknoloji ile iletişimin ne kadar kolay olduğunu göz önünde bulundurursak yaşanılan kaygıyı hiç düşünemiyorum. (Bu paragrafta bir şeyi fark ettin mi?)

Amerikalıların %25’inin hayatlarının belli dönemlerinde kaygı veya anksiyete bozukluğu yaşadığı düşünülüyor. Türkiye’de ise buna benzer bir araştırma henüz yok ancak en çok yaşanan beş hastalıktan biri kaygı bozukluğu olarak biliniyor. (Bu ülkede damacanalar bile endişe içindeyken, bu rakam az bile ha ne dersin?) Bazı kaynaklara göre ise dünyada her 5 kişiden birinde kaygı bozukluğu olduğu tahmin ediliyor. Endişe rahatsızlığı bu kadar çok görülmesine rağmen normal olan korku ve endişe ile bozukluk arasında keskin bir ayrım yok. Şayet endişe veya kaygı uzun süre devam edip, günlük yaşamı etkileyecek seviyede olursa “kaygı bozukluğu” olarak nitelendiriliyor. Aşırı endişeden kaynaklanan bu “yaygın endişe bozukluğu” birçok hastalığı da kapsıyor; “fobi”, “sosyal kaygı”, “travma sonrası stres bozukluğu” ve “obsesif kompulsif bozukluk” diğer adıyla “saplantı bozukluğu” da endişe bozuklukları arasında yer alıyor.

DSM yani Diagnostic and Statistical Manual (Tanı ve İstatistik El Kitabı) olarak bilinen kaynak, panik atağı kalp çarpıntısı, nefes darlığı, terleme, titreme, aklını kaybediyormuş gibi düşünme, kontrolü kaybetmekte olduğunu düşünme gibi belirtilerle gelen, ani ve yoğun korku olarak nitelendiriyor. Ani ve yoğun korku, hmmm… Sakın panik atağı bu kadar basit sanmayın çünkü ciddi bir durumdur zira panik atak geçiren kişi için o an başına gelen en kötü andır. Peki insan neden böylesine ciddi bir durumla karşılaşıyor? Yani neden panik atak geçiriyor?

Neden Panik Atak Geçiriyoruz?

Bunun cevabını verebilmek çok basit değil. Hem psikolojik hem de beynin anatomisine bağlı olarak, iki seçenekte de çok daha karmaşık ve ilişkili nedenler var. Ancak nasıl oluştuğu konusunda bilim insanları bazı ipuçları bulmaya başladı. Panik atak konusunda en önemli etkenlerden biri stres. Yaşanılan bazı olaylar, tecrübeler, korkular ve duyumlar ile stres seviyesi kritik bir eşiğe kadar yükseliyor ve sonrasında çok basit bir stres, bu eşiğin taşmasına neden oluyor ve bingo! Panik atak geçiriyorsunuz. Bu nedenle panik atak geçiren insan ortada hiçbir sorun yokmuş algısına kapılıyor. Tıpkı Mehmet gibi.

Kaygı, Panik Atak ve Kaygılı Beyin

Kaygı bozukluğu yaşayan bireyin ailesinde bu hastalığın birden fazla görülmesi, bilim insanlarına “acaba genetik mi lan bu” sorusu sormasına neden oldu. Harvard Üniversitesinde psikolog olan Jerome Kagan, otuz yılı aşkın, bebeklerin ilk ayları ve yıllarındaki davranışların gelecekteki karakterlerini nasıl etkilediğine dair yaptığı araştırmanın önemli kısımlarını The Temperamental Thread isimli kitabında topladı. Kitapta yer alan bilgilere göre bebeklerin %20’si “güçlü tepkili” bebeklerdi, %40’ı ise” zayıf tepkiliydi”. Güçlü tepkiden kasıt ise yenilikler karşısında bebeklerin giderek artan ağlamaları ve tepkileriydi eh, zayıf tepkililerde tam tersi oluyor. Kagan, bu tepkilerin çocukların gelecekteki karakterlerini büyük oranda etkilediğini söylüyor. Güçlü tepki veren bebekler yetişkin olduklarında utangaç ve yeniliklere karşı kapalı, karar verme konusunda bocaladıklarını ve en önemlisi de kaygı bozukluğu yaşayanların büyük oranda bu insanlardan çıktığını gözlemliyor. Zayıf tepkili bebekler ise yetişkin olduklarında daha çok dışa dönük, hızlı karar veren bireyler olduğunu belirtiyor. Bu çalışmadan çıkan sonuca göre utangaç ve içe kapanık insanların kaygı bozukluğu yaşama oranı, ortalamanın üstünde ancak dışa dönük insanların anksiyete yaşamayacağı anlamına gelmiyor. Kagan’ın bu araştırmaları bilim insanlarını iyice “lan kesin genetik bu var ya” deyip konunun üzerine gitmelerine neden oldu.

1980 ve 1990 yıllarında devam eden çalışmalar güçlü tepki veren bebeklerde ve endişe bozukluğu yaşayanlarda, beyindeki serotonin seviyesini belirleyen bir genin etkin rol oynadığını buldu. Araştırmaya göre depresyon ve kaygı bozukluğu yaşayanlarda “serotonin taşıyıcı” genlerinin ya sayısı azdı ya da etkinlikleri çok zayıftı.

Endişeli Beyin Geni

Wurzburg Üniversitesi’nden Klaus Peter Lesch‘in  1996 yılında yayımladığı makaleye göre bu genin uzun ve kısa olarak iki biçimde karşımıza çıktığı ziyadesiyle uzun biçime sahip olan geni taşıyan insanlar beyinlerinde daha fazla serotonin taşıyıcı üretiyorlardı. Kısa gene sahip insanlarda ise bu taşıyıcı daha az üretiliyor ve depresyon ile endişe çok yüksek görülüyordu. Bilim insanları daha sonradan bu kısa biçimli gene “endişe geni” adını verdi. Zira %7-9 oranında kaygı bozukluğu yaşamamıza, bu gen etkili oluyordu.

Stony Brook Üniversitesi’nden Turhan Canlı, Lesch’in araştırmasında ortak çalışma yapmıştı. Turhan Canlı 42 deneğe iyi, kötü ve nötr olmak üzere bazı kelimeleri gösterirken fonksiyonel manyetik görüntüleme (fMRI) cihazı ile beyinlerindeki etkin bölgeleri inceledi. Bu araştırmanın sonuçlarına göre bir ya da iki(hem anadan hem babadan gelen) kısa serotonin taşıyıcı gene sahip kişilerin, iki uzun gene sahip kişilere göre beynin amigdalası daha fazla etkindi. (Amigdala, beyinde korkuyu yaratan ve tepki vermesinde başrolü oynayan esas oğlandır.) Turhan canlı bu araştırmanın sonuçlarını 2005 yılında yayınlamıştır. Bu arada belirtmekte fayda var 2002 yılında Ahmed Hariri’de buna benzer bir çalışmayı fotoğraflar üzerinden yapmıştır.

Bu “endişe geni” önemli fakat daha önce söylendiği gibi kaygı bozukluğu yaşanmasında %10 etkili zira genetik bilimcilere göre kaygı bozukluğunda rol oynayan 15 genin olduğu düşünülüyor. Yakın tarihte yapılan ve (31 Ocak’ta 2018) Neuron’da yayınlanan bir araştırmaya göre farelerin kaygı anında beynin yön ve hafızadan sorumlu bölgesi olan hipokampüs’ün etkin olduğu bulundu. Günümüz de ise artık etkin olan ve beynin limbik sisteminde yer alan bölgelerin tamamı biliniyor. (Amigdala, talamus, hipotalamus, hipkampüs, pineal bez, hipofiz.) Bunların yanında Boston Üniversitesi’nden psikolog David H. Barlow, bazı insanların bir ya da iki kez panik atak yaşarken diğer insanların sürekli panik atak geçirmesini psikolojik ve özel psikolojik yatkınlıkların olduğunu dile getiriyor. Özellikle çocukluk döneminde ebeveynlerin aşırıcı korumacı olması ve sürekli tehlikelerden bahsetmesi çocuğu ileriki yıllarda endişeli bir bireye dönüştürebiliyor. Ayrıca bazı cisim ve canlıların aşırı tehlikeli olduğunu ve çocukları bununla yola getirip korkutmanın kaygı bozukluğuna neden olabileceğini de belirtiyor. Bence en önemli etkenlerden biri olduğu aşikâr. (Evet. Bunda şüphen mi var? Sus yoksa seni polis amcalara veririm…)

Kaygı Bozukluğu ve Tedavisi

Panik atak ve kaygı bozukluğu konusunda iki tip tedavi yöntemi bulunuyor. Psikoterapi (bilişsel-davranışcı terapi) ve ilaç tedavisi. Psikoterapi daha çok gizlenmiş, üstü örtülüp kaçılmış asıl sorunları bulup onunla kademeli şekilde yüzleştirmeye ve “felaket” olan durumla başa çıkmaya yönelik iken ilaç tedavisi tamamen beynin nörotransmiterleri üzerine yöneliktir. Bu arada Arizona Üniversitesi’nden psikolog Hal Arkowitz, psikoterpi tedavisinden kesin sonuç alınabilmesi için en az 16 seansa ihtiyaç olduğunu söylemektedir. Yalnız çok enteresandır bunları araştırıp, kaleme alan ben bile kaygılanmaya başladım. Allah korusun böyle bi’ rahatsızlık ortaya çıkarsa sol böbreği satmak zorunda kalır insan özellikle Türkiye’deki seans ücretlerini düşününce…

İlaç tedavisi, SSRI olarak bilinen ve ülkemizde aspirinden daha çok tüketilen çünkü depresyonda da kullanılan ve beyindeki serotonin miktarını arttıran ilaçlar. Bunun yanı sıra en çok benzodiyazepin grubundan ilaçlarda bulunmakta. Benzodiyazepinler, SSRI gibi sinir hücreleri arasında iletişimden sorumlu nörotransmiterdir ve GABA (gama amino bütirik asit) etkisini arttırır. GABA’nın etkisi arttığında ise kişi anında rahatlamaya başlar. SSRI türü ilaçlar etkisini 4-6 hafta sonra göstermeye başlarken, benzodiyazepin grubu ilaçlar alındıktan 10-30 dakika sonra etkisini gösterir bu nedenle de atak anında kullanılan ve en çok tüketilen ilaçlardan biridir. Ancak benzodiyazepin türü ilaçlar hem psikolojik hem fizyolojik anlamda birçok yan etkisi olan ilaçlardır. Bu hastalıktan kurtulmak isteyen birçok hasta sadece yan etiklere değil, ilaç poşeti ile yaşamaya alışmıştır. Bunun yanında ekonomik anlamda ne denli külfet olduğunu yazmama hiç gerek yok. Hem bireysel hem de devletin ödediği miktarı düşününce büyük bir gider olduğu apaçık ortada…

Kaygı, tehlike karşısında ya sıvış ya savaş emrini veren bir tepki mekanizmasıdır. Aslında “karı gibi korkak” denilen insanlar tedbirli insanlardır. Çünkü geçmişte atalarımız dinozor karşısında karı mıyım lan ben kaçayım dediklerinde leblebi niyetine kütür kütür yem oldular. İşte bu nedenle tedbirli insanlar savaşacak alet geliştirdiler. Kaygı, harekete geçirdi. Günümüzde ise daha farklı formalarda karşımıza çıkıyor, para kazanmak, eş bulmak. Mesela vicdan azabı olarak nitelendirilen çoğu duygu aslında kaygıdan ibarettir. Hani “aaağğbi ders çalışmam lazım benim yaaa yoksa valla sınavı kazanamayacağım” dersin ya içinden, işte özü kaygıdır. Kazanamadığında olacakları beynin anında cevaplamış, seni vicdan azabıyla baş başa bırakmıştır. (Halbuki zamanında çalışma lan boşver diyen de kendisidir ya neyse) Bu vicdan seni genellikle harekete geçirir. Bu arada belirtmekte fayda var anksiyete hastalığı ile panik atak ilişkili ama farklı şeylerdir. Çünkü Kaygı bozukluğu olan insanlar yukarıdaki bahsettiğim kaygıyı daima yaşarlar ve hiçbir tedbir onları rahatlatmaya yetmez. Bu da stres altında yaşamalarına neden olur ve arka planda seslenen birçok çığlık demektir ki anı yaşamayı imkânsız kılar. Bu durum kendi isteklerinden çok dış etkenlere bağımlı bir hayat sürmelerine neden olur. Anksiyete bozukluğu olanlar yüksek streste ama yoğun tepki vermeden yaşarken, panik atak hastası aniden yoğun kaygı tepkisini verirler. Kaygı bozukluğu olan kişiler için kaygılı anlarda gerçeklikten kopuş yaşanır ve olasılıklar daima en kötü durumlarıyla ele alınır. Kaygı onlar için bir canavardır. Ancak, bilmeliler ki o canavarın çoğu zaman dişleri yok ve kafalarındaki senaryolar gerçeklikten uzak. Tıpkı ajansların ve basının haber başlıkları gibi sansasyonel ama içerik basit. Aslında bu kaygıya neden olan halının altına süpürülmüş sıkıntıları bulmak, keşfetmek ve onlarla yüzleşmek tüm özgürlüğünüzü kazandıracaktır. Bu özgürlüğün temel yapı taşı ise kendini tanımaktan geçer. Hayatında ötelediği ve gizli kalan duygu ne? Duygu ve tepkiyi muhatabına iletebiliyor musun? Bunun için daha önceden bahsettiğimiz gibi psikoterapi alabilirsiniz ya da bazı eğitici videolar ve kitaplar ile yardım alabilirsiniz. Buradan çıkarılacak sonuç aslında kaygı bir tür hareket geç uyarısıdır bunu bilmeli ve belirsizlik karşısında senaryo yaratıp, şikayet etmek yerine harekete geçilmelidir.

Daha önce bahsettiğimiz gibi serotonin çok önemli bir etken bu nedenle ilaç tedavisi uygulanmakta. Serotonin madem bu kadar etkili o zaman bunu yükseltecek etkinlikler yapmamız gerekir. Bunlardan ilki egzersizdir. Egzersiz ya da kalp ritmini arttıracak hızda günde 40 dk yürüyüşler beyni muazzam şekilde etkiliyor ve serotonin salgılanmasını arttırıyor. Egzersiz ve beyin ilişkisi başlıklı yazımda bu konu hakkında detaylı bir araştırma mevcut. Düzenli uyku da beyin fonksiyonlarının düzgün çalışmasında çok etkin rol oynuyor ve öylesine önemlidir ki kaygı bozukluğu yaşayan her iki insandan birinde uyku problemi yaşandığı bilinmektedir. O nedenle düzenli uyku daha az kaygı demektir. Son zamanlarda önem kazanan ve ikinci beyin olarak anılan bağırsak florasının da serotonin salgılanmasında etkin rol oynandığı bilinen bir gerçek ve düzenli, sağlıklı beslenme özellikle mikrobiyotayı düzenleyen ve geliştiren besinler ile beslenmek çok önemli. Ziyadesiyle yeşil yapraklı besinler, ceviz gibi beyin için gerekli yağ içeren yemişler, kefir ya da turşu gibi kaynağı sağlam ve steril üretilmiş probiyotik ve prebiyotik içeren ürünler yenmeli ve içilmeli.

Bunun yanında bazı yiyecek, içecek ve davranışlardan uzak durmak da kaygımızı azaltacaktır. Her kaygı bozukluğu yaşayan bilir ki kahve ve çay gibi kafein içeren ürünlerden uzak durulmalı. Bilinmeyen ise alternatifidir. Kahve yerine sıcak su ile kakao (endorfin salgılatır) içmek hem uyanıklığı arttıracak hem de dopamin ve serotonin salınımına yardımcı olacaktır. Kakao gerçekten mükemmel bir alternatiftir ancak bilmeniz gerekir ki kakao içinde kafein bulunur lakin kahveden çok daha az orandadır. Günlük 10 gr kakao 10-20 mg arasında kafein içerir. Bu nedenle asla ama asla 10gr üzerine çıkılmamalıdır. Oksijeni düşük ortamlar kaygıyı ve panik atak olasılığını arttırır bu nedenle bu ortamlarda çok uzun süre kalınmamalı ya da aralıklar ile temiz hava alınması kaygı yaşanmasını engelleyecektir.  Bunların yanı sıra fazla alınan glutamat kaygıyı arttıran biyolojik etkenlerden biridir bu nedenle yiyeceklere lezzet verdiği için işlenmiş gıdalarda bolca bulunan MSG (Mono sodyum glutamat) uzak durmak gerekmekte. Bununla birlikte uzun süre aç kalmak, kilo vermek ve diyet yapmak demek değildir. Sadece kaygı ve öfkenizi arttırır. Ah evet neredeyse unutuyordum, yoksunluk yaşatan tüm bağımlılıklar mesela vergi rekortmeni sigara, alkol gibi ya da uyuşturucu türevlerinden kokain gibi ve hatta bazı ADHD (ritalin, concerta) ilaçları panik atağa ve anksiyete bozukluğunda baş rolü oynarlar.

Efendiler, hanımefendiler! Size stresten uzak durun gibi saçma ve kofti bir tavsiye vermeyeceğim. Dinleyin. Biliyorum. Kafada çiçek açtıran günler yaşayacak yaşlardayız ama her bir yanımızı tehlikeler sarmış durumda. Tehlikeden kaçsak da huzur bulamıyoruz. Çünkü bu ülkede yaşıyoruz, bu dünyada, tüm kötülüklerle birlikte ve kavgaların ortasında. Üstelik gençliğimizi harcarken buluyoruz; gazeteleri yırtıp atsan televizyonda, onun fişini çekip atsan bu kez internette çıkıyor karşımıza tüm kavgalar, savaşlar, katliamlar, cinayetler, tehlikeler, bir şeyler, bir şeyler. Tüm basın koca puntolarla dikkatleri ve felaketleri gözümüze sokuyor. Belki bundan olsa gerek bizim nazik düşüncelerimiz. Bundan olsa gerek ıslak fayansa basamamak, sırf bundan olsa gerek bir haberdeki karaktere ondan daha çok üzülmemiz. Bu doz aşırı hassasiyetimiz.

Bundan kaçış yok gibi gelse de bi’ mesafe koymak var. Ben mesela kaçamasam bile böyle haberlerden hemen sonrasında “ya olursacılık” yerine güzele odaklanıyorum. Her şey diyorum, her şey güzel olacak. Tamam, her şey güzel olacak değil, kendime dürüstüm. Ama hep bombok olacak demek de pek mantıklı gelmiyor ve Cüneyt Arkın filmlerindeki Bizans askeri gibi dayak yiyorum. Biliyorum, bir şeyler mütemadiyen ters gidecek ve belki de gidiyor. Bir zamanlar, bir yerlerde, birileri için. Hatta en güzel günlerde bile karşına çıkabiliyor tüm bu kavgalar, iç sesler ve kaygılar. Bilâkis en çok da böyle zamanlarda altüst oluyor dünyan. Böyle zamanlarda zincirleme kafa bozukluğu başlıyor ve yaşanmaz artık diyorsun buralarda. Artık bıktım diyorsun, hayat çok kötü… Freni boşalmış bir kaygı bodoslama üzerine geliyor. İşte en çok da bunu diyenler bilmeli ki ‘her şey çok güzel olacak’sız yaşanmıyor. Bu nedenle ben o kötü haberlere ve can sıkıntısına istemeden de olsa maruz kaldığımda hep güzele odaklanıyorum. Mesela güzel şarkılar dinliyorum ya da canım nereye gitmek isterse o an oraya doğru gidiyorum. Yürüyüşün, yolculuğun ve güzel şarkıların müşterek şekilde insana iyi geldiğini düşünüyorum; her ikisi de insanı sabit ruh halinden farklı bir duruma alıp götürüyor. Eh, hâl böyle iken hemen yola koyuluyorum. Hiç üşenmeden. Hem de büyük adımlarla hatta bana sorarsanız o an iki adam boyu dalgalarla… Bazen ise pedallliyorum, bisikletimle, Konya düzlüklerinde…

Ah… Mehmet mi? Mehmet birçok tedavi yöntemini denemiş, yıllarca farklı ilaçlar kullanmış hatta bu nedenle deney faresi yazılı bir şapka bile yaptırmıştı. Ancak hiçbir şey onun tedavisinde başarılı bir yöntem olmamıştı. Yıllar sonra sıradan bir kitapçının önünden geçerken vitrindeki bir kitap, hiç kimsenin, hiçbir yöntemin yapamadığını yapmış onu bu hastalıktan kurtarmıştı. Kitabın adı Panik Atakta’ydı…

Adettendir; kaygılı beyin başlıklı yazının tamamı ve tedavi başlığında yazılan tüm yazılar bilgilendirme ve farkındalık amaçlı olarak hazırlanmıştır. Hiçbir şekilde tanı ve tedavi amaçlı kullanılamaz. Tanı ve tedavi gerektiren durumlar için lütfen hekimlere başvurunuz.

erkan özcan
galakside bir yer – ağustos 2019

Kaynakça:
Heils, A., Sabo, S. Z., Greenberg, B. D., Petri, S., Benjamin, C. R., Mueller,D. H., Hamer, D. H. ve Murphy, D. L., “Association of Anxiety-Related Traits with a Polymorphism in the Serotonin Transporter Gene Regulatory Region”, Science, Cilt 274, s. 1527-1531, 1996.
Canli T. ve Lesch, K-P., “Long Story Short: The Serotonin Transporter in
Emotion Regulation and Social Cognition”, Nature Neuroscience, Cilt 10, s. 1103-1109, 2007.
Vandevelder, P., “Jokers Wild”, New York Times, 12 08 2012.
Akrowitz, H. ve Lilienfeld, S. O., “A pill to fix your ills?”, Scientific American Mind, s. 80-81, Şubat/Mart 2007.
Akrowitz, H. ve Lilienfeld, S. O., “Why do we panic?”, Scientific American Mind, s. 78-79, Ekim/Kasım 2008.
Karaçay, Endişeli beyin, bilim ve teknik dergisi s.40-44. Kasım 2012
Dr. Candan Esin, Sol gözüm ne diyor doktor bey: Kalorisi azaltalmış psikoloji s.620-632
Researchers Discover 'Anxiety Cells' In The Brain. Npr.org (accessed March 19, 2018).
Anxiety Cells in a Hippocampal-Hypothalamic Circuit. Neuron, (January, 2018).
Globally, 1 in 13 suffers from anxiety. Futurity.org. (accessed March 19, 2018).

erkan özcan in beyin

Yorumlar

4 Comments

Post a comment
  1. cihan #
    Kasım 6, 2019

    madem bu konu hakkında bilgiler paylaşmışsın eğer hala ilgileniyorsan bu durumla sana psikolog izzet güllü beyi araştırmanı tavsiye ederim. sonra burda yazılan ki sen değil kaynakçalardan almış olduklarını baştan düzenleyeceksin. araştırmayı seven kendini geliştirmeyi seven bir arkadaşsın bu kişiyi araştıracağını umuyorum. ve seninde bu sıkıntıları yaşayan kişilere tavsiye ettiğimi kişiyi önereceğini hissediyorum. bir hayat kurtamaya vesile olacaksın 🙂 başarılarının devamını dilerim.

  2. Enes #
    Eylül 4, 2019

    Hocam bir önceki yazınızda, bir sonraki yazınızın okuduğunu daha iyi anlama ve kalıcı hatırlama olduğunu söylemişsiniz. Bir sonraki yazınızda gelir mi acaba

    • Eylül 4, 2019

      Merhabalar Enes, haftaya uyku ve beyin hakkında ayrıca bahsettiğiniz konu üzerine yeni iki başlığı yayımlayacağım. Umarım hayatınıza ufacık da olsa bir katkı sağlayabilirim.

  3. Simbiyotik #
    Ağustos 16, 2019

    iyi ki ekşide paylaştın iyi seni ve yazılarını tanıdım. Havalı ismiyle anksiyete bozukluğum var ve gerçekten inanılmaz mükemmel bilgiler vermişsin, çok teşekkür ederim!

Leave a Reply

Basic HTML is allowed. Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.