Info

burada 2016 DGS serüvenim ve tecrübelerime yönelik dgs çalışma yöntemleri, eğitim hakkında ve üretkenlik ile ilgili ayrıca aklımı çelen her şey var.

– emlâkçı gibi konuşuyorsun.

+ dinle. sıkılmadın mı o evden? ya bu tatsız şehirden? vian bile kıskanacak çünkü çok güzel bir yer var bildiğim; bir ada. bir ada olmasa bile bir su kenarı… güneş pırıl ve su berrak; suyun üzerinden yüzümüze vuran güneşi, delikanlı güneşten daha çok seviyoruz. ayaklar yalın, dizler kum, tüm yeşiller fıstık ve dertlerin hepsi bohem. dillerimiz, dondurmalı bir rengin izlerine karışıyor ve arka bahçeler çıplak sözlere hazırlanıyor. ama dur… şimdi ben sana, oraya dair tüm bildiklerimi, gördüklerimi ve duyduklarımı anlatsam ne olur?

– ne olur?

+ görmek istediğinle istediğin kadar ortaklaşırsın, belki gün içinde benim sayemde birazcık teselli de bulursun; hattâ gülümsetebilirim bile seni. ama yine de, her şey iyiye gider gibi olsa bile, ayakların tut ki seni oraya götürüyor olsa bile, alışkanlıkların seni kemirir; alışkanlıklarını değiştirsen bile meselâ sevdiğin bir yakınınla aran aniden bozulur, olmadı; kafan olmadık bir şeylere atıverir.

– meselâ?

+ meselâ, en yakın dostundan feci bir kazık yersin; halbuki sen onu gerçekten sevmişsindir; beklentisiz, yargılamadan, yadırgamadan. ve yediğin kazığa gönlün razı da olamayacağından, onu istemeye istemeye hayatından bloke etmek zorunda kalırsın. üzüldüğün şey, onun seni kazıklaması değildir; onu onun bu küçük hesapları yüzünden kaybetmendir aslında. ve sen müthiş bir salaklıkla onu kaybetmiş olduğun için gizli gizli de üzülürsün. ya da bir bakarsın, dayını öldürürler. ya da soğan doğrarken parmağını kesersin. ya da tut ki her gün alışveriş yaptığın tonton bir esnaf, seni üç kuruşluk para hevesi için yüzüne baka baka dolandırmaya kalkar. hani dikkatsizliğinden desen değil; bilerek ve sırıtarak. bu, hayat boyu dolmak bilmeyen bir kotadır ve dünyanın en güzel yerinde bile olsan, zincirlerinden tümüyle kurtulup çok uzaklara kaçsan bile, senino ısrarla sevmek istediklerinden biri bile kafanı bozduysa eğer, o kafanı bozan şey düzelmedikçe aslında hiç de fark etmez; bulunduğun yer, inadına eksik kalır. hem, aklıma ne geldi biliyor musun? okumayı ilk söktüğümde, evin kütüphanesinden gözüme ilk kestirdiğim kitap montaigne’in denemeler’iydi. çok küçüktüm ama oradaki bir sözü çocukluğumdan beridir hiç unutmadım.

– neymiş o?

+ köpekler de kırıp giderler zincirlerini, ama, boyunlarında, o zincirin halkalarını da taşıyarak. tam olarak böyle olmasa bile bu anlamı taşıyan bir cümleydi. sanırım, filozof horatius’tan bir alıntıydı.

– hmmm… iyi bir kitaba benziyor sanki.

+ evet, güzeldir ama abartılacak bir kitap da değil lâkin tarihi bir öneme haiz olmuş: adam, yani montaigne, otuzlu yaşlarının sonuna doğru şatosuna çekilmiş ve sadece bir kitap yazmış, ama tek bir kitapla bile literatüre deneme türünü sokmuş. neredeyse beş yüz yıldır da bu kitap her dönemin çok satanları arasında. yani, bir kitap yazmış ve hayatı değişmiş ve hayatlar değiştirmiş. bunun üzerine “lânet olsun montaigne, iyi denemeydi!” esprisini yapmak isterdim lâkin bu espri bayatlayalı da yaklaşık bi’ on yıl oluyor…

– hahahaha! ya, şey… yılmaz morgül’ü twitter’da takip ediyor musun? bence adam acayip komik… wikilmiş leaks’in davası olmaz diye yazmış wikileaks’in kurucusuna açılan dava hakkında.

+ bilmem farkında mısın ama ben sana montaigne’den ve horatius’tan bahsediyorum ve sen bana yılmaz morgül’ün tweeti diyorsun.

– ne var yani, komik değil mi? ben çok güldüm. ne deseydim? 2023’te türkiye cumhuriyeti ne durumda olacak mı deseydim? wikileaks belgeleri şöyleymiş böyleymiş mi deseydim? huntington’nın medeniyetler çatışması’ndan mı bahsetseydim? kaldı ki ben bu espriye çok güldüm. espriyi cem yılmaz yapıyorsa gülünür de yılmaz morgül yapıyorsa gülmek yasaktır diye bir kaide mi var?

+ bak, sana tatsız bir ihtiyar gibi konuşayım: vefa nasıl ki bir semt adıysa, cumhuriyet de bu ülkede bir gazete adından ibarettir yavrucuğum. 2023’te türkiye cumhuriyeti tamlamasının ortasına bir kelime daha eklenebilir. şimdi boşver yılmaz morgül’ü falan.

– iran islâm cumhuriyeti gibi mi olacağız diyorsun yani? bir de genç subaylar rahatsız deseydin de tam olsaydı…

+ türkiye lâkiktir lâik kalacak kötü esprisine ne dersin?

– bu espriyi fenerbahçe-galatasaray maçında da duymuştum taraftarlardan, hatta tv kanalı sesi sonradan kıstı bilerek, yayında duyulmasın diye. durum cidden çok kötü, babam bile öyle diyor.

+ ah evet. şu babalar ve oğullar, şu babalar ve kızları… yirmi birinci yüz yıldayız ve türkler, dünya çekirdek çitletme liginde iranlılardan sonra ikinciymiş. bu yüzden, bugün üzerinde mesaj kaygısı taşıyan o tişörtlerden birini giymeye karar verdim ben de, bunu irem diye bir arkadaşım yapıp hediye etti: wasted turkish youth.

– bugün seni ilk gördüğümde söyleyecektim ama unuttum, cidden güzel tişörtmüş… (sessizlik) irem kim?

+ hahaha. neden irem’i merak ediyorsun?

– bilmem, sonuçta sana tişört armağan etmiş.

+ yani?

– (sessizlik) benim tişörtüm nasıl? bak… üstünde küçük kirazları bile var.

+ yaklaş bakayım… hmmm. kiraz mevsimi değil belki ama… çekirdek kabuğu dağlarının eteklerinde sevişme vaktimiz gelmiş olabilir. türkiye halen lâik…

– herkesin içindeyiz. saçmalama…

+ ortalarda pek kimsecikler yok. şu havaya bir bak, şu denize bir bak: deniz adeta kırışmamış çarşaf ve apışarana dikenli teller çekmenin sırası mı şimdi? kumlar sıcak, sular serin ve yaz sınırlarında bahar kokuyor gün… yaklaş yavrum…

– o elini ordan çeker misin? ayrıca deniz falan yok burda, beni bu şekilde havaya da sokamazsın!

+ bugün, galaksinin tüm kokuları çimen ama gel gör ki bu durum senin sikinde bile değil!

– a-aa? ne dedin sen?!

+ sik dedim; farkındayım ama kimseye de hakaret etmedim. benim moda anlayışım bu: namussuzluğun tavan yaptığı bu ülkede namusun modasına meydan okumak! nasıl? beğendin mi?

– sen bana resmen sik dedin!

+ teknik olarak şu an sen de bana resmen sik demiş bulunuyorsun…

– bana bak, benimle böyle konuşamazsın. ben böyle konuşmalardan nefret ederim, ayrıca iğrençsin!

+ bak… ben bir şeyler hakkında konuşurken o şeylere dair meselâ “seviyorum” derim ya da “sevmiyorum” da derim ama “nefret ediyorum” o kadar da kolay lokma değil. olmamalı da. bir şeyden nefret edebilmen için hakikâtli nedenlerin olmalı. biri sırf dili eğip büktü diye, ondan veya bahsettiği şeylerden nefret edemezsin. üstelik bunun nedenini bile ona sormadan.

– ederim!

+ nefret falan demezsin! üstelik… ben seni seviyorum.

– yalanını sevsinler.

+ sevsinler, ama ben normalde küfürlü de konuşmam, ben yalnızca dilin ne kadar değişken bir şey olduğunu sana kanıtlamak için böyle konuştum. meselâ ben aniden sik diyorum, sen çıldırıyorsun. ama sen nefret dediğinde benim çıldırmam sana olağan gelmiyor. yani dilin mucidi toplum, kıçından birkaç kelime yaratmış ve üstelik bunlar sanal. ama hepsi de anlaşabilelim diye. hangi birinin bir mahsuru olabilir ki? ve senin sanalın iyi de benim sanalım neden kötü olsun? senin küfür kabul ettiğin seni çıldırtıyor da senin küfür kabul etmediğini ben küfür olarak kabul ediyorsam ne olacak? bunun düşünsel paradigmasının altyapısının nerden beslendiğini ciddi ciddi hiç düşündün mü?

– düşünmedim ama benimle küfürlü konuşamazsın.

+ elimizde sözlükle gezecek hâlimiz yok. bir biçimde anlaşabilmemiz gerekiyor. ve normalde küfür diye tanımlanan sözcükleri zaten kullanmam diyorum, ben yalnızca sana bir şeyi izah etmek istedim. seni tedirgin edeceğini bildiğim bir kelimeyle seni biraz da provoke edesim geldi ama hakaret etme maksadım yok, bunu bilmiyorsan halen konuşuyor olmamızın da bir mantığı yok. kaldı ki bunu herkesin önünde de yapmam. çünkü seni zor durumda bırakmak istemem. bunu yaparsam sana faşizm uygulamış olurum çünkü senin inisiyatifin dışında istemediğin bir duruma sokmuş olurum seni. biliyorsun, bachmann’a göre de faşizm iki kişi arasında başlar. ve ben liseli hevesler taşıyan kofti anarşist yeniyetme kafalarında da değilim. öyle olduk olmadık yerde, ileri geri lâflar etmem. seninle baş başa konuşuyoruz sonuçta ve buna küfürlü konuşmak denilemez; buna kavramları olgunca tartışmak denir. bence özel hisssetmelisin kendini.

– sahiden mi? ama bu durum bana yine de kabaca geliyor. gerçekten hoşlanmıyorum. ayrıca bu konuştukların ilgimi de çekmiyor.

+ sana bunu kabaca olarak yargılamanı toplum emrediyor, üstelik bu toplum ikiyüzlülük mertebesini de kimselere kaptırmaz.

– sonuçta ikimiz de bu toplumda yaşamıyor muyuz?

+ evet, ahlâkçı ahlâksızlığın tam da ortasında birbirimizi seviyoruz ve şu an bu ortamda ikimizden başkası da yok. hangi kelimemizi kim niçin yargılayabilir? istediğimiz takdirde sadece dili değil; devleti bile böler, parçalar ve hatta satarız; dünyayı yedi kere yıkar, sekizinci kez baştan kurarız. yani, sadece ikimiz başbaşayken. bundan topluma ne? bundan insanlığa ne? toplumun dili de der ki devlet de millet de aşkın kavramlardır. yani transendental. hani göster bana o zaman, tüm bu kelimeler gerçekten nerede? o dil, o devlet, o millet nerede? hiçbiri de senin şu köprücük kemiklerinden daha güzel olamaz. dünyanın hiçbir transendental kavramı, şu claviculaların kadar ilgilendirmiyor aslında beni. ama ben zaten, sana tam da bundan bahsediyordum. fakat ilgini çekmiyormuş.

– olsun. sen bana yine de küfretme. ayrıca o nerede dediğin millet de tam da şurada, biraz ileride, köşeyi dönünce solda.

+ ama ben sana küfretmiyorum ki. sana ciddi bir şey anlatıyorum. bunu senden başkasına anlatırsam olgunca karşılayacaklarını da sanmıyorum. senin yanında rahatım ve bu allahın belâsı topluma şu an dahil olmayıverelim. ve biliyorsun, ben kaba biri değilim ve küfürlü konuşmayı zaten normalde tercih de etmediğimi sana ısrarla vurguluyorum, çünkü kelimeden bol ne var ki şu dünyada? insanların küfür diye kabul ettikleri kelimeleri neden inadına inadına o kelimelerden alınabilecek insanlara karşı kullanayım ki? bu biraz aptallık gibi olur zaten, ben başka bir şeyi izah etmek istedim.

– gerçekten de hiç mi küfürlü konuşmazsın normalde? meselâ arkadaşlarınlayken falan?

+ arada bir konuşurum tabi ama…

– nerde meselâ?

+ yatakta.

– oh!

+ oh tabi. bir de ah de bakayım…

– ahh!

+ lâmbaya püf…

– lâ bamba! 

+ nerde kalmıştık?

– tüm galaksi çimen gibi kokuyordu. hadi bana kendimi farklı bir yerlerde hissettir biraz. gidelim buralardan… sıkıldım ben bu şehirden.

+ hah… o halde devam ediyorum… dans etmeyi sever misin?

– amatör olarak eşli danslarla ilgileniyorum ama… şey… yok böyle dans’ı izledin mi? derya büyükuncu resmen neymiş öyle ya!

+ olimpiyatlar tarihinde en çok madalya alamamış milli sporcumuz. branşı yüzme, ama iyi dans ediyormuş.

– kıskanmasana.

+ ne yapsaydım, adamın göğüs kaslarına şiirler mi yazsaydım?

– ne var? ben yazabilirim. aslında fena fikir de değil…

+ o halde yılmaz morgül’ün de göğüs kaslarına şiirler yaz. madem cem yılmaz’la yılmaz morgül’ün komiklikleri arasında fark yok, neden derya büyükuncu’yla yılmaz morgül’lün göğüs kasları arasında fark olsun ki?

– ya öf… hadi devam et… galaksi çimen gibi kokuyordu diyordun.

+ tamam. o su kenarını düşün şimdi. buralardan uzaklaşmışız. belki de assos’tayız. üzerime yürüyorsun. tüm yaban tavşanı halllerimizle deliler gibi koklaşıyoruz: biraz iğde çiçeği, biraz zeytin çiçeği, lavantalar, anemonlar ve kekik. tüm bu saçma kokular, mis rüzgarlara karışıp yalıyor sağ dirseğinden başlayarak. ve düşün, tüm giysilerimiz yalnızca birkaç yaprak incirden ibaret. romantizmini bozmak istemem sevgilim ama bu havada o muhafazakâr orospuyu oynamanın gerçekten de alemi yok! nar gibi de açılman lâzım…

– oha! ne dedin sen?!

+ nar dedim.

– ya sen nasıl bir öküzsün?!

+ gayet cool…

– beni böyle tavlayabileceğini mi düşünüyorsun?

+ sen buna tava gelmek mi diyorsun?

– bu konuşmayı daha fazla sürdürmek istemiyorum!

+ ne istiyorsun peki?

– birazcık daha romantik olmanı.

+ devam edeyim mi?

– et, ama odun gibi değil. bu tarzına halen alışamadım. azıcık ince ol.

+ tamam… üzerime yürü demene kalmadan, dudaklarım dudaklarını çiviliyor. biliyorsun; benim hiçkimseden herhangi bir beklentim olmaz ama sen bana sunuyorsun.

– sunmak?

+ evet, saba tümer gibi.

– hahahahahahahahahahaahaha!

+ kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırlarmış sevgilim. saba tümer gibi güldüğüne göre, benden hoşlandığını artık kesin olarak biliyorum.

– ya sen resmen öküzsün. hadi birazcık daha anlat…

+ demek hoşuna gitti…

– anlat!

+ galaksi halâ çimen gibi kokuyor ve ben öküz değilim. doktorun demesine göre bende insomnia başlangıcı ve beraberinde dikkat bozukluğu ve ileri derecede hiperaktivite var. ama bunlar bende zaten on üç yaşımdan beridir var ve sen beni öperken resmen yalıyorsun ama ben o an bile otların arasından bizi röntleyen o bohem tavşanla bakışıyorum. omzunun hemen üstünden göz göze geliyoruz, hayvan resmen bıyıklarını oynatıyor bana bakarak. aslına bakarsan, ne biçim de adamım: otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni…

– sen bana “seni seviyorum” mu dedin?

+ “otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni” dedim. üstü kapalı seni seviyorum demeye getirdim ama sen böyle içini oydukça, içimdeki o iyicil inek de sayende resmen öldü.

– inek mi?

+ evet.

– hani tavşandık?

+ tavşan biz değildik. o başkası. ikimizi uzaktan gizlice izleyen üçüncü bir göz o.

– hmmm… izlenmek hoşuma gidebilirdi aslında.

+ hayvanlar tarafından mı?

– olabilir.

+ olabilir, galaksinin en güzel cümlesidir.

– galaksi deyip duracağına bana azıcık da yıldızlardan bahset o zaman. romantizmin fazlası bizi yormaz…

+ fakat sahte ve steril romantizm bizi bozar. yine de tamam… yıldızlar… kimseye söyleme ama dünya kupası’nda arjantin’i tutuyordum, messi’den dolayı falan da değil; sadece maradona’dan dolayı. ve ne oldu? yıldızlar karması arjantin babayı aldı! ve tüm arkadaşlarım dünya kupası’nı kim alır bahisleri oynarken, onlara banko arjantin alır dediğim için resmen utandım! insan içine çıkamaz oldum. futbol bilgimle eğlendiler. arjantin’in kupadan elendiği gün kendimi bir bara attım ve bir arjantin dolusu birayı teselli niyetine bir dikişte yuvarladım. anlarsın sevgilim, bu işler böyle ince işlerdir. yunan tanrıları da içmemizi istiyordu ve ortam son derece müsaitti. gök mavi, yer beyaz diye inliyordu tüm tribünler, bilmediğimiz ama tanıdığımız o dilde. yani… aslında hepimiz arjantinliydik, o kıytırık çim zemin dahil. farkındaysan, yine dilden bahsettim. ama, bazen öyle şeyler oluyor ki, insanlarla istediğin kadar aynı dili konuştuğunu düşün, seni değil ismet inönü, diego armando maradona bile kurtaramıyor.

– sıkıldım.

+ yıldızlardan bahsettim.

– futbolculardan ve siyasilerden bahsediyorsun.

+ analoji yapıyordum. açık açık felsefe ve edebiyat mı yapsaydım?

– olamaz mıydı? ne güzel montaigne’den bahsederken birden maradona’ya atladın…

+ maradona her konuda montaigne’in eline verir.

– neyi?

+ topu.

– ya bişi’ diyeyim mi? senin felsefeye falan kapasiten yetmez! tarzında sorun var. su katılmamış bir su aygırı gibi konuşuyorsun, bazen ilişkimizi sorguluyorum.

+ o halde, sana iyi haber: yatak odası’nda felsefe başucu kitabımdır, marquis de sade.

– senden başka bir şey de beklemiyordum zaten.

+ ben de senden beklemiyorum ama sen sunuyorsun dediğim gibi.

– ahahahahahaha! başka?

+ başka… mesela aristo’yu da iyi bilirim… zaten aristo da bilir, tam şu kıyıdan tüm dünya görünür. bak şimdi düşün, mesela irtifa 237 metre, karşımızda da midilli adası, burası da assos olsun. yani aristo’nun mekânı…

– yani?

+ yani… atalarımızın mezarları üzerinde son derece ayıp şeylerin zamanı. ortam ve hava şartları, son defa müsait. bir-üç-iki-beş-yedi! içimden sayıyorum… söğüt ve domaniç çevresinde kurulan bir kayıboyu kadar müsaitiz büyümeye…

– biraz daha net konuşur musun?

+ diyorum ki… şimdi o güzelim formanı çıkar; o 10 numaranın hakkını gümbür gümbür verelim! ganj nehri kadar fikri hür, vicdanı hürüz ve biraz da lâtin; şu enfes kalçaların dahil. maradona görse kıskanır…

– amatör olarak dansla ilgileniyorum demiştim.

+ ben de amatör olarak seninle ilgileniyorum.

– teşekkür ederim.

+ edeceksin, ama henüz değil.

– hadi bana ayıp şeyler fısılda…

+ ne kadar maaş alıyorsun?

– of, aptallaşma! bu da nerden çıktı?

+ birine aldığı maaşı sormak ayıptır derler.

– ben halâ öğrenciyim!

+ sanmam. woody allen’a göre üniversite kantinlerinin tipik bir ürünüsün ama bu tabi ki şaka; sevgilimi kafaya almam ben.

– sen hastasın!

+ ne duymak istiyorsun ki?

– assos’a geri dönelim, anlat orayı bana, orada aramızda geçecekleri… saçmasapan şeylerden bahsetme. cidden sıkılıyorum…

+ hmmm… tamam… bak şimdi… assos’tayız ve ıtırlı bahçede, bahnameyi yazıyoruz. saçlar samur, kasıklar demir… üstelik arı gibi de çalışkanız, şu kırmızı kiraz dudaklarımız dahil…

– başka?

+ bu öpücükler bize vız geliyor, tırıs gidiyor…

– ya sonra?

+ sonra… dudakların dudaklarımı çivilerken bir yunan jeti geçiyor üstümüzden; aniden. malum ege kıyıları… ve assos-midilli dolaylarındayız… yani türk-yunan dostluğunun yalan olduğu yerde. romantizmini bozmak istemem sevgilim ama havada it dalaşı sürüyor ve sevişirken atalarımız bizimle gurur duysun ve ordumuza da moral olsun diye ünlü bir türk büyüğü gibi konuşasım geliyor.

– ah… değişik fantazilerine bayılıyorum işte. ne diyorsun peki? hadi söyle… benimle daha sert konuşsana biraz. cengiz han gibi konuş!

+ cengiz han, türk değil; ama türkler, moğol olabilir.

– moğollar’ı boşver şimdi. meselâ yunan tanrıları gibi konuş! aristo gibi!

+ aristo tanrı değil; filozof. ayrıca yunan değil, makedon. hattâ, tarihin en ünlü makedon’u büyük iskender’in de hocası oluyor.

– off!

+ tamam… dinle… bir türk büyüğü gibi konuşuyorum ve havada it dalaşı sürerken “nerede o eski jetgiller?” diyorum. eski jetgiller’i hatırlayıp kıblemizi şaşırıyoruz ve bayram değil seyran değil; ben bunu niye söyledim? aldırmıyoruz… fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz; gülüşüp devam ediyoruz, koklaşıp. ve seni enişten gibi de öpüyorum!

– oha!

+ ne var? siz kadınların en büyük fantazilerinden biri de bu ve buna benzer durumlar. yalan mı?

– ama ben sevişirken espri yapan erkeklerden hoşlanmam. böyle yersiz densizliklerden de!

+ ben de o erkeklerden değilim zaten. hattâ sevişirken gülme krizine girmek, isteyebileceğim son şeydir. hayal gücüme sınır da koymam ama şunu söyleyebilirim ki bazı hayvanoğlu hayvan arkadaşlarım, sevişme esnasında pipilerine isim takarak sevgilileriyle konuşturuyorlarmış. ve bunu ortalık yerde ayı gibi de anlatıp gülüyorlar.

– ahahahahahaha! nasıl yani?

+ şöyle ki, meselâ osman diyor ona. sonra da sevgilisine dönüp bundan böyle osman’la muhattap olacaksın diyerek, elindeki osman’a seslendirme yapıyor şebek. gençliğin durumu vahim…

– ahahahahahaha!

+ gülme! komikten ziyade dramatik bu. hatta trajedi klâsmanını zorlar gibime geliyor. ve hani sen sevişirken gülüşmelerden hoşlanmazdın? trajediye gülünür mü hiç?

– ahahahahahaha!

+ resmen şuh kahkahalar patlatıyorsun. sen sevişirken gülüşmeleri sevmezsin belki ama bu hardcore gülüşlerin sonunda ceddimiz bir derin nefes daha alıyor. çünkü toprakları emin ellerde, ter, gözyaşı ve huşu içinde sulanıyor. otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni…

– evet, beni sevdiğini sürekli söyle, ben bundan hiç sıkılmam…

+ sıkılman mümkün değil, çünkü senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor.

– ah!

+ oh!

– hadi devam et…

+ yetmez ama evet diyorsun?

– evet!

+ tamam… assos’tayız yine… etrafta zeytin ağaçları bol. ardımız tanrıların dağı ida, yani kaz dağları. amazonlar’dan sonra oksijenin en bol olduğu ikinci bölgedeyiz. otların arasında. zeytinliklerin altında. kumsala çok yakınız… kumsal diyorsam da aslında çakılı bol. buraların tek sevemediğim yanı da bu. deniz, hayvan gibi karşımızda ve akşam olmak üzere. güneş portakal gibi de batıyor. ve suratımızı yalayan ılık rüzgârlar bize karşı kıyıların kokularını getiriyor. şu güzel omzuna bir uğurböceği konuyor, irkiliyorsun. çünkü senin böcek tayfasıyla aran iyi değil. doğrusunu söylemek gerekirse ben de sevmem böcekgilleri, ama yine de uğurböceğinin bir zararı olmadığını biliyoruz. beyaz omzundan alıveriyorum onu bir parmak ucu sevişiyle. parmağımı döndürdükçe, o da sanki aynı noktada kalmak ister gibi adımlıyor parmağımın ekvator çizgisini. tavşanın yanı sıra böcek de bizi izliyor, ama enişten ortalarda yok.

– şu enişteyi artık aradan çıkar ve devam et lütfen… sonra?

+ bunu söylemenin sırası hiç değil biliyorum sevgilim ama başlayan her şey bitiyor diyor bir filozof; bu ne kadar acıklı, ne kadar da ruh hastası bir tespittir böyle. düşünsene; başlayan her şey bitiyor diyor adam.

– bitecekse de şimdi bitmesin ama. sırası değil.

+ sahiden de, başlayan her şey bitiyor ama. baksana: uğur böceği bile parmağımda durmuyor sabit ve ben bu tür sözlerin gerçekliğine halen alışamadım.

– ama şu an yine konsantrasyonumu bozuyorsun. omuzlarımdaydın?

+ isteğin üzerine felsefeden bahsediyordum.

– hayır, böceklerden bahsetmeye başladın.

+ tamam, yolluyorum gregor samsa’nın akrabasını hemen: iç iç böceğim diyerek bir cunda meyhanesinin yolunu gösteriyorum kırmızı hayvana: iki kırmızı kanat, birkaç siyah benek senin depresyonun da; erteliyorsun…

– sen o böcekle mi konuşuyorsun?

+ evet. ve okşuyorum kadife tüylerini gecenin. seni böyle de sevebilirim çünkü ben. yani düşün ki bir sabah uyandın ve kendini böcek olarak buldun. ama ben halen aynı benim. ne yapardım sence? düşündüm de, eğer sevgilim bir böceğe de dönüşse, onu o böcek formu haliyle de sevebilirim ben, üstelik böcekgillerle aram iyi olmamasına rağmen. çünkü kafalar kafası kafam bana bunu emrediyor. çünkü senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor; içimde kürk mantolu bir maradona yaşıyor; beyin kıvrımlarımın arasındaki otlarda bir deus ex machine besliyorum ve sevgilim, senin bundan gerçekten de haberin yok…

– anlamadım?

+ belki sen, diyelim ki adım osman olsaydı beni sevmezdin ama ben seni bir böcek olsaydın bile sevebilirdim diyorum. yani senin küçük dertlerin benim büyük sevmeme engel değil.

– işte bunu sevdim. bana beni terk etmeyeceğine dair söz verir misin?

+ hayır.

– neden?

+ sana seni ancak hayal kırıklığına uğratmayacağıma dair söz verebilirim. yani, meselâ ki bir erkeğin her şeyinden ama her şeyinden çok hoşlanıyorsun, onu çok seviyorsun, her şey mükemmel gidiyor. fakat o da ne? bir de bakıyorsun ki, sevgilin junior gerçekten de muazzam derece de ‘junior’mış. o anki hayal kırıklığını düşün. işte öyle bir hayal kırıklığına uğratmayacağım seni hiç. sözse söz.

– ahahahahahaha! seni seviyorum!

+ kafka’yı sev, beni değil.

– benim karnım acıktı.

+ çünkü dakika doksan ve lâfla yürüyen peynir gemilerinden oluşan donanma, sabaha karşı assos kıyılarına demirledi. eve gidersek aç kalırsın, çünkü dolapta sadece peynir var. peynir sever misin?

– senin aklın halen assos’ta mı kaldı?

+ aklımı bilemem ama kalbim ege’de kaldı. assos’ta olsaydık sahilde patates közleyip yerdik. biranın yanında da nefis olurdu. mmhm… ama bak aklıma ne geldi. ezine peyniri’nin iyisi de o tarafta. hattâ hâfız’ın yeri diye bir yer var orada, böyle derme çatma, bildiğin kulübe gibi. harabelerden aşağılarda, 3000 yıllık kadırga limanı taraflarına yakın, bir başına bir yer. bira-patatesten ziyade çok manyak rakı-balık yapılabilirdi öncesinde. yaşlı bir amca işletiyor ve böyle o kulübe gibi meyhanenin arka tarafı eşşek kadar da büyükçe bir bahçe. oradaki amca, en taze yeşillikleri, kavunu karpuzu falan o bahçeden taze taze koparıp getiriyor önüne… mezeleri de girit mezeleri, cunda’yı aratmıyor. ve peynirimiz de önümüzde olursa, dünyaya diz çöktürecek kafaya ulaşabiliriz. hem düşündüm de; sabahlayarak yaşayanlar olarak ortak ve anlamlı bir olayımız olsaydı, aha şuraya yazıyorum, tüm dünyaya diz çöktürürdük. herkes uyurken hem de.

– kusura bakma ama ben hâfız’ın yeri isimli bir yerde yemek yemem.

+ niyeymiş o?

– hâfız’ın yeri diye meyhane mi olur ya? olsa da ben gitmem.

+ assos’ta öyle bir meyhane var ve karnın acıkınca arka bahçedeki otları bile yersin.

– yemem.

+ iyi o zaman, sahilde patates yiyeceğiz assos’a gidersek.

– aslında daha romantik olabilirdi. peki o adam nasıl biri?

+ kim?

– hâfız’ın yeri’nin hâfız’ı.

+ bu hâfız meselesine neden bu kadar takıldın anlamadım ama madem öyle, dinle: aslında ben assos’a defalarca gittiysem bile bu bahsettiğim mekâna ilk defa, üniversiteden arkadaşlarımla birlikte birkaç yıl önce gittim. yaz sonlarıydı ve eski okul arkadaşlarımdan birinin maksimum 18 metrelik tekne kiralayabilmemize yarayan kaptanlık lisansı da vardı ve amacımız böyle 10-15 metrelik bir tekne kiralayıp üç dört kişi ayvalık-cunda hattından denize açılarak tüm edremit körfezi limanlarını tekneyle turladıktan sonra bozcaada’daki şarap ve bağbozumu festivali’ne gitmekti. sadece ayvalık açıklarında bile 23-24 tane irili ufaklı ada olduğunu da düşünürsen, çok sağlam bir anı defterine sahip olacağımız da kesin gibiydi…

– yanınızda kızlar da var mıydı?

+ ya ne alâkası var şimdi? ayrıca politically correct konuş biraz! kız değil, kadın.

– haha, bunu bana sen mi öğretiyorsun? yesinler. sen soruma cevap ver!

+ yani böyle bir iki gün takılacaktık denizde tekneyle ve sonrasında da bozcaada’da şaraplanacaktık mevsimin en güzel zamanında. bilmek istiyorsan da söyleyeyim: saplar ordusuyduk! hatta yamyamlar gibidik. içimize sinen bir tekne bulamadık, fiyatlar da abartılıydı, kiralık tekneler de kafamıza göre değildi. sabah da çok erken saatlerdi… ama işte sonra, aklımıza birden bisiklet olayı geldi; biz de ayvalık’tan bisiklet kiralayıp yola çıkalım dedik; hem macera olur, hem paramız da mis gibi cebimizde kalır; tüm paramızı da bozcada’da şaraba ve yemeğe yatırırız. biz de, ayvalık’tan bisikletlere atladığımız gibi irili ufaklı minik durakları atlatıp ören’e gün sonunda ancak varabildik. bir gece oradaki sahilde sabahladık. sonra, sabah olurken ören üzerinden akçay, güre, altınoluk, küçükkuyu ve derken sonunda assos’a vardık ama ne varmak! vardığımızda resmen ölüyorduk! resmen iki gün sürdü yolculuk. şu an düşünüyorum da, resmen delilikmiş yaptığımız. mola vere vere gitsek bile hayatımın en uzun ve yorucu bisiklet yolculuğuydu. ve yolda elli defa geri dönmeyi düşündüysek bile macera kafası sonuçta macera kafasıdır ve sonunu görmen gerekir. çünkü o son sandığın yerde yeni yeni şeyler başlar. maceranın en güzel yanı da budur. işte bu hâfız’ın yeri dediğim yerin önünde durduk en son, çünkü resmen bacaklarımızı hissetmiyorduk artık. o kadar yorulmuş ve toz içinde kalmıştık ki assos harabeleri’ne çıkma işini ertesi güne bıraktık oy birliğiyle. ilk yaptığımız şey de kendimizi direkt olarak suya atmak oldu orada. hava da kararıyordu ve karnımız da çok acıkmıştı ve hem kurulanmak, hem de yemek yemek, hem de geceyi geçirmek için hemen o kıyıdaki bu meyhaneye girelim dedik… sonra birden, yerin adının hâfız’ın yeri olduğunu gördük. etrafta da zeytin ağaçlarından başka hiçbir şey yoktu ve çok da açtık. yani bizim yerimizde sen olsan ağaç kabuğu mu yerdin, hâfız’ın yeri’ne mi girerdin?

– ben balık tutardım.

+ ahahahaha, sen balığı hadi ki tuttun diyelim, onu ayıklayamazsın bile. üstelik bilmediğinden de değil, ellerin kokar diye.

– abartma, o kadarını yapabilirim. balığı sen tutarsın o zaman, ben de gerisini hallederim.

+ ya balığı geçtim, sahilde patates közleyelim desem çalı çırpı bile toplamazsın sen.

– prensesler çalılarla uğraşmaz, o senin işin.

+ pozitif ayrımcılık doğada geçerli değil. doğada olsa olsa doğal seleksiyon olur.

– sen öyle san. prensesler her yerde prensestir.

+ ya bir şey diyeyim mi, sende ne var biliyor musun? böyle kibar kibar takılıp tüm işi bana yıkıyorsun ama zor bi’ durumda kalsan mesela, dünyanın en varoş kadını da sen olursun o an. o prenseslik makamından da eser kalmaz.

– peki sende ne var biliyor musun?

+ ne var?

– beni genelde çok hafife alıyorsun.

+ alâkası yok. sırf adını beğenmedin diye hâfız’ın yeri’ne gitmem diyorsun, beni de böyle konuşturuyorsun.

– n’apiim, çok salaş gibi geldi.

+ e salaş bir yer zaten. güzelliği de orada. ayrıca şunu dinle, sözümü kesip duruyorsun, sonra konu dallanıp budaklanıyor… işte bu adam, yani hâfızyeri’nin hâfız’ı, biz de merak edip sorunca, mekânın adının hikâyesini anlattı. zaten bizden başka müşterisi de olmadığından, canı da sıkılıyor gibiydi. biraz bunaklıkla karışık hey adamım biz burada yabancıları sevmeyiz havasına rağmen iyi de bir adama benziyordu. dedi ki, ben imamdım aslında… biz tabi bunu duyar duymaz bir meksika dalgası oluşturduk, nasıl yani bakışlarımızla. meyhane işleten bir imam… işte bu adam, islâm ülke genelinde siyasallaştıkça, inandığı değerlerden soğuyup her şeyi sorgulamaya başlamış. çevresindeki çelişkiler onu çok rahatsız etmiş. sonra bir sürü örnek saydı. genel olarak, son yıllarda paranın el değiştirmesiyle sermaye ilişkilerinin nerelere vardığını ve dünün mağdurlarının bugünün zalimlerine dönüşmüş olmasını içine sindiremediğini ve kendisini o çevreye ait hissetmeyerek başka bir kimlik arayışına yöneldiğini anlattı… ve nihayetinde bir nevi u dönüşü yaşıyor; imamken, assos’a yerleşip meyhane açmaya karar veriyor ve adını da hâfız’ın yeri koyuyor, yani, tüm geçmiş günlerine ve eski çevresine inat yapar gibi. bir nevi radikal bir protesto, üstelik kendi hayat tarzını da boykot eden cinsten.

– oha!

+ prensesler oha da mı diyor?

– assos’a gider gitmez, beni hâfız’ın yeri’ne götürüyorsun!

+ tamam, ardından, önceleri barmenken sonradan her şeyden soğuyup da şehrin camisinin imamı olmaya karar vermiş 40’lı yaşlardaki dövmeli gencin kıldırdığı namaza da gitmemiz farz olur mu dersin?

– ahahahahahaha!

+ beni seviyorsun, biliyorum.

– sence başlayan her şey mi bitiyor ya cidden?

+ sanmam, çocuklar duymasın adlı dizi halen devam ediyor.

– ya düzgün cevap ver.

+ benim de kafamı kurcalayan şey bu zaten. çünkü evren sürekli genişliyor; başlayan her şeyin bittiği, biten şeylerin sonundaysa yeni şeylerin başladığı bir düzen varsa eğer; aklıma da şöyle dev bir görüntü gelir benim: koskocaman bir fanus. ve bu fanusta da bütünsel bağlamda aynı kalmalı gibi her şey; yani her şeyi irili ufaklı değişimlerden meydana gelen ve aslında bir bütün olarak hiç değişmeyen bir düzenden ibaret gibi düşünebilirsin. fakat evren dışarı doğru sürekli genişliyorsa, yani şu anki geçerli teorik fizik önermesi budur, bu durum da bu teze aykırı bir felsefi önerme gibi olur. çünkü, evren sürekli genişliyor denildiği vakit de sanki bir şeyler bu hikâyede ‘fazla’ oluyor fiziksel bağlamda; ve kafamda da materyal tabanlı bir modelleme yapamadığım vakit benimsediğim felsefi değer de güme gidebiliyor. hadi diyelim ki evrendeki bu fiziksel genişlemeye neden olan fazlalıklar, bu bitiyor dediğimiz şeylerin külleri gibiyse eğer, o halde külleri meydana getirmek için her seferinde yanması gereken yeni malzeme nereden geliyor? yana yana her şey kül olmaz mıydı bunca zamandır? bu noktada, enerjinin korunumu yasası da kafamda ayrı bir soru işareti olarak duruyor. bu sürekli genişleyen evren tasarısı beni delirtebilir, gerçekten. genişliyorsa da neyin içine genişlediği sorusu muallâkta çünkü. bu, aslında, ateşi izlemek gibi bir şey işte. ateşten arda kalan korlara, sonra da o küllere saatlerce bakakalıp öylece durabilirim ben; duman çıktı ve kül kaldı geriye, şu alev ve kor sonrası. ve işte bitti bu ateşli hikâye de. peki ya ne oldu? yüzüm ısındı bol bol ve sanırım bunu seviyorum işte. gerisi, aslına bakarsan çok da mühim değil. yani ne felsefe, ne de fizik umrumda değil o değişim sonrasında: çünkü keyfim ikisine de ağır basıyor ve diyorum ki başlayan her şey eninde sonunda bitiyor da olsa, bitmiyor da olsa; benim için bitmiştir o an, o ateş. o şey, benden geçti gitti; yüzüm ısındı ve ben mutlu oldum.

– her şeye ‘düz’ bakma alışkanlığının hüküm sürdüğü bir düzende, birileri de ‘ters-yüz’ etmek için var olmalı belki de. evrenin genişlemesine neden olacak o ‘fazla’dan parça diyelim ki sensen ve bu yüzden karışıyorsa aklın ateşin başında? yani sen evrende bir kilit taşıysan, buna kim hayır diyebilir ki? herkes kendi evren tasarısının kilit taşı olamaz mı? herkesin bir evreni olamaz mı?

+ olabilir. bu da geldi aklıma ama aklıma gelenlerin benden önce nice insanın aklına geldiğini okudukça da canım sıkıldı. bu hep sana da olmaz mı? hatta kendime dedim ki evren sürekli genişliyor diyenler evrenin neyin içine genişlediğine akıl sır erdiremiyorlar; o halde bunu düşünmek seni eğlendirebilir. sonra da her şey bir yin yang görüntüsü gibi olabilir dedim. her şey yani. yani evren diye bildiğimiz şey yin’se, paralel evren-ler de yang olabilir ve bunların ikisi de bir bütünü oluşturabilir yin yang gibi, fakat bilinen boyut kavramlarıyla açıklanamayacak biçimde. ama bu ikisi, bilinenin aksine tam olarak “eşit” gibi de gelmiyorlar bana. yani aslında ben yin yang dengesini her daim birbirini dengeleyen iki gücün eşit birlikteliği olarak görmüyorum demek istiyorum şu anki evren tasarısı önermelerinden yola çıakrak. çünkü evren sürekli genişliyorsa, bir diğer tamamlayıcı küçülmeli. bu, aslına bakarasan, kafamın içindeki düşüncelerden manyakça olanı. yani, şu evrenin materyalist bilinenlerine dayanarak yin yang felsefesinin o eşitleyici doğasına meydan okuyan gözlerle bakabilirim, neden mi? çünkü bir gün o yin, tüm yang’ı yutabilir benim evren tasarıma göre. yani her şey kül olabilir. bu da aslında bizi kaosun ritmine taşıyor: öngörülemezlik. ve, herkesin kendisinin, kendi evren tasarısının kilit taşı olabileceğini düşünüyorsak, ben de bir kilit taşı olarak bunu tasarlıyorum işte evrene dair. bir gün her şey kül olacak. ya da alev topu. yani işte, o kocaman fanus yanacak. hatta derim ki intihar da her haliyle bu yüzden meşrudur. ben kilit taşıysam, karar mercii ben olmam gerekir. o halde söyle bana: intihar etseydin kendini beyninden mi vururdun, kalbinden mi?

– neden ölümden bahsediyoruz şimdi?

+ ölümden bahsetmiyorum, sonlardan bahsediyorum. intihar da bir son gibi, ama nasıl başladığı da önemli çünkü intiharla da bir başka şey başlamaz mı aslında? başlayan her şey biter mi bilmem ama neyin nasıl başlayıp nasıl bittiği belki de daha önemlidir bu yüzden. bu yüzden sordum bu soruyu da. yani seni tanımak için.

– evet ama ölümden bahsedeceğin aklıma gelmemişti. bilmek istiyorsan da şunu söyleyeyim: ben hayatı seviyorum.

+ hangi hayatı?

– anlamadım?

+ hangi hayatı?

– işte bu hayatı. öyle bir olasılığı da hiç düşünmedim ve üzerine kafa yormak da istemiyorum intiharın.

+ sana bir şey itiraf edebilir miyim peki?

– dinliyorum.

+ bence artık buna bir son vermeliyiz.

– neye? hayatımıza mı?

+ bir saattir birbirimize rol yapıyoruz; hadi gel artık bitirelim bunu. bugünlük de bu kadar olsun ve normale dönelim. ben bizi öyle de seviyorum.

– neden bahsettiğini anlamıyorum.

+ ya of uzatma işte, en sevdiğim yanını söylemek zorunda bırakma beni.

– söyle, belki hoşuma gider.

+ bu yüzden söylemiyorum zaten.

– ya hadi söyle.

+ bilerek aptal rolüne yatıyorsun ve bana sürekli pas attın dakikalardır. sırf konuşayım diye; abuk sabuk, her şeyden. en sevdiğim özelliğin de bilerek aptala yatmasını çok zekice ve o anın ruhuna uygun olarak yapabilecek kadar zeki olman ve bunu sadece kendi keyfin için değil, benim keyfim için de yapıyorsun ve aslında o böcek de, o tavşan da umrumuzda değil. o üçüncü göz, ikimizin yanında ancak meta gibi kalabilir. biz sanırım başkalarının cehenneminden çok uzakta bir yerdeyiz zaten; assos’taki gibi. hem de şu galaksinin neresinde olursak olalım.

– seni neden seviyorum biliyor musun?

+ bunu bilsem bile yine de duymak istediğimi biliyorsun.

– işte bu yüzden seviyorum; sen de bunun farkındasın; yani farkında olmamın farkında. sen bence yazar olsaydın ve o hikâyede beni tam olarak alelâde aptal bir kadın olarak anlatsaydın bile, hikâyenin son bölümünde hakkımı teslim ederdin ve hikâye boyunca sanki ben aptal gibi konuşup sana bol bol hakaret eden şımarıkça bir kadınken, sen beni aptal yerine koyarmış gibi görünmene rağmen bana bir kere bile hakaret etmezdin ve en sonunda da rolleri eşitlerdin. kafandaki iyicil yin, kafandaki kötücül yanga her zaman meydan okuyor. belki de bu yüzden yazmalısın sen.

+ bunu yazsaydım kimse bu hikâyemi sonuna kadar okumazdı. düşünsene, ilk bölümlerde aptala yatan bir kadın ve habire çok bilmişlik yapan bir erkek var. az önceki konuşmalarımız, bile bile birbirimize rol yapıp eğlenmek istediğimiz için sadece bize eğlenceli gelir, başkasınaysa ölümüne sıkıcı gelebilir. düşünsene, üçüncü bir göz için ne kadar sıkıcı olurdu böyle bir hikâye. bence o tavşan da, o böcek de çok sıkıldı ikimizden.

– aslında böyle bir hikâye senin evren tasarına da uygun olurdu. tüm hikâyeyi de hikâyenin sonunu görmeyi göze alabilenler için yazmış olurdun; yani son bölüme kadar ısrarla dayanmayı göze alabilenler için. aynen, o bisiklet maceranız gibi bir yazı olurdu bu yazının bütünü de. aynen, ateşe baktıktan sonra korlara ve küllere bakakalan ısınmış bir yüz gibi olurdu okuyanların yüzü de. ve seni özenle okuyanlar senin gizli defterlerinden parçalar okumuşlar hissine kapılırlardı en sonunda ve o en son sanılan yerde bambaşka şeyleri başlatırdın onlarda. bırak da herkes okumasın seni bu yüzden. bırak da herkes için yazmayıver sen. kandır o herkesi. açıp baksınlar yazına ve “bu çocuk ne kadar da uzun yazıyor ya” deyip geçsinler, anlasınlar diye yazmanı istemezdim zaten; sadece düşünmek isteyenler düşünsünler kafanın içinden geçenlerin güzelliğini. ve sen onları yazının içinde, kafanın içindeki o reel ritmin kendi halindeliğiyle sars. kimisi bir daha seni hiç okumaya kalkmasın. sen onları eledikçe ele ve sonunda da seni en çok dinleme arzusu taşıyan kişiye konuşmuş ol sadece. sen ateş ol ve bırak da onlar yaktıklarından daha büyük ateşlerde yanmaya devam ederlerken, sen sadece isteyeni oturt o ateşin başına ve onlar istemese bile sen ısıt onları bu defa. hattâ bir başkası için değil de, belki de, sırf kendi kafanın güzelliği için bile olabilir bu yazdığın hikâyenin tümü. bırak da tüketmesinler seni, ama sen üretebil kafana göre. her şey kül olsun ve hikâyendeki bu karanlık mizah, yazdıklarından keyif almak isteyenleri okşasın sadece. sence bu yeterince özel bir şeye dönüşmez mi?

+ en az şu güzel zihnin kadar özel olur, eğer bu güzellikte bakan gözler okuyacaksa beni. öyle bir hikâye yazsaydım, ne yazardım en son cümlesi olarak, biliyor musun?

– merak ediyorum?

+ patatessiz bir dünya mümkün değil, derdim.

– assos’u bu kadar çok mu özledin?

+ hayır, tam da tersine assos’u özlemiyorum çünkü zaten oradayız biz. bak, deniz kıyısından topladığım iri taşlardan kumun üzerine ilkel bir ocak yapıyorum. hem düşünsene, bir ocak ne kadar modern olabilir? işte ancak o kadar modern bir ocağın içine, çalı çırpı topluyorum. sen yardım etmiyorsun çünkü bilerek prenses rolünü çekiyor canın. aslında ben uyuz olurum böylelerine ama bu hikâyede bu benim hoşuma gidiyor sana bile çaktırmadan. veriyorum odunu ateşe, veriyorum alevi çalı çırpıya. zippo’dan yükselen o keskin benzin kokusuna takılıyor aklın, kokluyorsun. kokularla aranda obsesif bir ilişki var çünkü senin ve zaten bu yüzden de koklaşıyoruz yabani hayvanlar gibi, uzun uzun, sadece koklaşıyoruz. ama benim ateşle ilgilenmem gerek. odunu oduna sürterek olmasa bile iyi ateş yakıyorum ve ilkel duygularım böyle anlarda kabarıyor ve sen de bunu seviyorsun. ateş, yüzümüzü ısıtıyor. battaniyeyse senin sırtında. gözlerin patatesleri görünce büyüyor; çünkü karnın aç. siyah naylon poşetten patatesleri çıkartıyorum, biralar zaten soğuk ama biraların olduğu poşeti de bir iki taşın altına sıkıştırıp denizin soğuk suyunda bekletiyorum. sıcak bira içilir mi ya deme diye. ve patatesleri közün üzerine bırakıyorum sonra. sırf en tırt zevklerimizden biri olduğu için kumsalda yıldızlar altında sabahlayarak patates-bira yapmayı tecih edeceğiz bu gece ve aklın halen o bir karış ateşte olacak; birazdan tuz da alsaydık keşke diyeceksin, bense sana denizi göstereceğim: patatesi suyun içine bırak, tuzlu suda soy onu. hem temizlemiş olursun korunu-külünü, hem de elin yanmamış olur. üstelik, yiyebileceğin kıvamda serin ve deniz tuzlu bir patatesin olmuş olur. bir yandan da pısst diye açarım biralarımızı ben; anlarsın sevgilim, bu işler böyle ince işlerdir ve ben tuz bulma ve bira açma işini hallettiğim gibi paket paket sigara da aldım bak. içmesen bile mühim değil, ben aldım ve şimdi de ağzımız burnumuz kararana kadar patates yiyelim diyorum yıldızlar altında, şu çıplak ayaklarımız kumlara değerken, sabaha kadar. her şey hazır. bugün bu dünya, bu galaksi, hatta bu kozmozun tamamı ayaklarımızın altında. canımızın çektiği kadar ilkeliz işte ve bu da bana aynen, karpuz suyunun göbeğine damlaması gibi de romantik geliyor. biliyorsun, ben steril romantizmden hoşlanmam ve bu yüzden de en felsefi ve edebi konuşma bile bana kalırsa patatessiz bir dünya mümkün değil diyerek bitmeli. galaksinin ve kozmozun patatesle ilişkisini bilemem ama bir düşün. ben olmasam olurdu, sen olmasan olurdu, ama ben yine de patatessiz bir dünya düşünemiyorum. bir daha düşün: patates olmasa, fransız devrimi olur muydu sevgilim? senin patatesinin bittiği yerde, fransız devrimi de biter, ama, ben senin için birbirinden fransız devrimler başlatırım. çünkü hayal etmek fena halde beleş ve patates yiyeceğiz bu gece assos kumsallarında sabahlayarak. sence de, bir fransız öpücüğünü hak etmedim mi?

– hem kalbinden hem de beyninden öperim seni, yaklaş; sevişmelerden daha zevkli kafalara geçelim. çünkü biliyorsun; yanındayken bile özlüyorum seni halen ve öpmeden de olur ama sonun başlangıcında patatessiz bir dünya mümkün değil.

1 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 5 5,00

1 kişi bu yazıyı oylamış. Peki siz yazılanları faydalı buldunuz mu? Olumlu/olumsuz tüm değerlendirme ve eleştirileriniz benim için bir motive kaynağıdır ayrıca diğer tüm okuyucular içinde yardımcı olacaktır.

erkan özcan in Genel

Yorumlar

2 Comments

Post a comment
  1. Arda #
    Ekim 24, 2017

    Kendisiyle benzer kafaları bulunca insanın içine bir tebessüm doğuyor dostum…. Ya da kafaları tokuşturma isteği (şerefe niyetine)

  2. mekselina #
    Ağustos 7, 2017

    ohaaa!! harikaa olmuş. bu kadar uzun olup sonuna kadar okumak… harikasın.

Leave a Reply

Basic HTML is allowed. Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.